|
Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan ol, yine de gel! Kâfir, Yahudi, Mecusi veya Putperest olsan yine de gel Bizim bu dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kerre tevbeni bozmuş olsan bile yine gel... |
Böyle başlıyor sözüne gönüller fatihi Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.) Ne demek istedi acaba mutasavvıf şair bu şiirinde? Bu ve buna benzer şiirleri devirlerini dikkate alarak anlamak daha yerinde olacaktır. Bu şiiri de anlamak için o günlere şöyle bir bakmak gerekir:
Anadolu çok ve çeşitli fikir akımlarıyla karma karışık bir görünüm arz etmekte. Her gurup kendi anlayışına göre dini yorumluyor. Bu yorum ve anlayışlara katılmıyanları zındıklık ve sahtelikle itham ediyordu.
Ufak meseleler şuurlu veya şuursuzca büyütülüyor, insanlar, kin ve garazla birbirlerine hücum ediyorlardı. Anadolu bu görünümüyle adeta yaralı bir insan gibi sürüne sürüne koşarak kendisini tedavi edecek bir şifa arıyordu.
İşte XII. asır Türkiyesinde özellikle orta Anadolu'da bütün insanları birlik ve beraberlik pınarına çağırarak aralarında meydana gelmiş bu toplumsal hastalığı tedavi etmek isteyen bir manevî tabib vardı. Bu tabibin adı büyük mutasavvıf şair Mevlâna Celaleddin-i Rumî idi.
3 eylül 1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Soylu ve gayet dindar bir aileye mensupdu. Babası Bahaeddin Veled, çok geniş şöhreti olan bir zat olup, çevrede «Sultanü'l-Ülema» diye anılırdı.
Kesinlikle bilinmeyen sebeblerden dolayı, Bahaeddin Veled Belh'den kalkarak önce Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine, Şam ve Haleb'e uğradıktan sonra Anadolu'ya geçti. Malatya, Erzincan ve Sivas'dan sonra bu günkü Karaman'a yerleşti.
Bu sıralarda geleceğin büyük sofisi gene Mevlâna 20 yaşında idi. Orada evlendi, iki oğlu oldu. Daha sonra Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykula'ın daveti üzerine Konya'ya gelip yerleşti.
Mevlâna hazretleri, olgun bir bilgin olarak ders halkasını çeviren talebelerine ders verirken bir gün karşısına Şems-i, Tebrizi adında, coşkun, cezbeli bir derviş çıkıverdi. Bu dervişle Mevlana arasında kısa sürede büyük bir dostluk ve sevgi bağı meydana geliverdi.
Şems hakikat âleminin gerçek yüzünden O'na bahsettikçe, yavaş yavaş derslere ara veriyor ve derslerini ihmal ediyordu. Bu durum talebeler arasında huzursuzluk konusu olup, giderek Şems hakkında düşmanlığa dönüşüyordu.
Şems'le olan ilişkileri gün geçtikçe gelişiyordu. Nihayet bir gün geldi, Mevlâna, Tanrı aşkıyla alev alev yanan bir çerağ haline geldi. Bu konuda Şems O'nun mürşidi olmuş oluyordu,
Böylece zahir ilmi bir kenara koyarak, batını ilim dediğimiz «irfanla» ilgilenmeye başlamıştı. Talebelerinin bütün itirazlarına rağmen O, verdiği bu kararından dönmedi, yoluna devam etti.
Yıllarca bu yolda çalıştı. Allah bilgisinin olgun bir mümessili olma yolunda her engeli aştı. Giderek gelişecek olan Mevlevilik tarikatının ilk nüvesini kurdu ve etrafına gelen ham ervahı yetiştirmeye çalıştı...
Mevlâna Celaleddin-i Rumî 17 aralık 1273 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Naşı Konya'deki yeşil türbeye defnedildi.
FİKİRLERİ
Şeriat ve Tarikat
Mevlâna'ya göre önce İslâm'ın dış kısmı dediğimiz, şeriat esasları gelir. Bu esasların hiç tavizsiz yerine getirilmesi gerekir. Bu emir ve yasaklar bir kenara bırakılarak tasavvufa dalmak büyük bir cinayettir. Zira Cenab-ı AMah insanların kendi emir ve yasaklarına göre yaşamalarını mutlak istemektedir.
Nitekim :
«Ben Hz. Peygamberin izi tozundayım» derken bütün çevresindekilerin dikkatini bu noktaya çekmek istemiştir. O'nun bu sözü Kur-an-ı Kerim'deki şu İlâhi ayetin mânâsı İstikametinde söylenmiş olması düşünülecek olursa Hz. Peygomber'in ahlâk ve hayatına ne kadar bağlı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar: -
Kur'an'da buyurulur ki :
«Kim Resûl'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.»
Başka bir ayette de :
«Muhakkak ki sizin için Allah'ın Resûl'ünde güzel örnekler vardır...» buyurulur.
Allah Aşkı
Mevlâna her şeyi yoktan var ederek bu varlık âlemine getirmiş olan Allah'a İlâhî bir aşkla bağlıdır. Bu konuda o kadar ileri gider ki ölümü bir vuslat vesilesi olarak kabul ederek, ölüm gününü düğün gecesi «Şeb-i arus» olarak kabul eder.
İlâhî aşk onda her şeydir. Akıl ile aşkı karşılaştırdığında şöyle der :
«Akıl, aşkın şehrinde aciz kalmıştır. Âşıkın ve âşıklığın hakikatini ancak yine âşık söyleyebilir...» Ve akla çok önem vermez. Zira O'na göre akıl her şeyi çözebilecek bir kabiliyete sahip değildir.
Geniş Hoş Görüsü
Mevlâna'nın en önemli özelliklerinden birisi de bütün insanları sevmesi ve onları oldukları gibi kabul etmesidir. İnsanların hataları ne kadar çok olursa olsun Allah'ın (c.c.) onları aî edebileceğini hatırlatarak ümitsizliğe düşmenin, ye'se kapılmanın yersiz olduğunu savunur ve onların moralini takviye etmek suretiyle hayata bağlar. Düşünceleri, inançları, anlayışları ne olursa olsun bütün insanlığı dergâhına çağırarak onlarla ilgilenmek ister:
«Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan o!, yine de gel! Kâfir, Yahudi, Mecusi veya Putperest olsan yine de gel Bizim dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir, Yüz kerre tevbeni bozmuş olsan bile yine gel...»
Şeklinde söylediği ve kendisinden sonra bir çok kereler münakaşa konusu olmuş olan bu şiirinde bu temayı işlemeye çalışmıştır.
Tevazusu
Mevlâna Celaleddin-i Rumî, diğer ekseri mutasavvıflarda da gördüğümüz gibi tevâzuyu sever. Kibir ve gurur onun iki düşmanıdır. Bu sözümüze en büyük şahid, O'nun Cüzzamlılarla aynı havuza girerek yıkanabildiği»dir.
Bu arada tevazu denince tasavvuf erbabının akla geleceği hususu herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçektir. Şu fıkra bu konuda son derece önemlidir:
«Bîr şahıs, bir gün bir mutasavvıfa gelerek, «Âlimle arifin farkını» öğrenmek ister. Mutasavvıf ona şöyle der:
— Yarın bir dergâhın kapısına dur. Her çıkan mürid'e «Bu dergöhd'a en bilgili kimdir acaba? Benim bir müşkilîm var, onu danışmak istiyorum» de. Sonra oradan aldığın cevapla aynı şeyi bir de bir medresenin kapısında durarak sor, der.
O şahıs, kendisine tarif edildiği şekilde, gider dergâhın kapısında durur ve ilk çıkana durumunu anlatır, o şahıs:
—• Sizin aradığınız arkada, der.
. Arkadan gelene durumu açtığında o da ;
— Sizin aradığınız arkadan gelen, der.
O şahıs her çıkana bu şekilde durumu arz ettiğinde her çıkan «En bilgi şahsın arkada olduğunu» söyledikten sonra en son çıkanın artık o şahıs olduğuna kesin olarak inanarak tevazuyla yanaşarak aynı şeyi ona söylediğinde, o son şahıs şu cevabı verir:
— Eyvah, o şahıs önden çıktı, kaçırdınız!
Dergâhdan bu cevabı alan o şahıs, kendisine verilen emre göre, doğru bir medresenin kapısı önüne gider ve ilk çıkana ;
— Af edersiniz, benim bir sorum var onu bir bilene sormak istiyorum. Acaba bu medresede en bilgili kimdir? diye sorar. O ilk çıkan zat:
— O -en bilgili şahıs- benim, ne soracaksan bana. sor, der. Sonra bu iki tabaka arasındaki tevazu farkını, anlayış özelliğini en güzel bir şekilde anlamış olarak, o şahıs medresenin kapısından uzaklaşır.
İslâm dünyasında, genellikle isim yapmış, birçok büyük alimlerde ne yazık ki bu tevazuyu göremiyoruz. Günümüzde de kendisinde ilim olduğunu sanan birçok şahısla görüşüp konuşmak büyük bir cüret olmuştur. Fakat, bir mutasavvıfa her türden insan gidip derdini açabilmekte ve onunla konuşabil me imkânına sahip olmaktadır.
İslâm, bütün insanlardan mütevazı olmalarını fsrark'ı istemektedir. Ve hele bu şahıslar, bu kutsal dinin tahsilini yapmışlar da cemiyete Örneklik iddiasında iseler, bu onlar için vazgeçilmez en önde gelen hususiyetleri'olması gerekir. Zira yarın herkes gibi bunlar da Cenab-ı Hakkın karşısında hesap vereceklerdir. Eğer Resûlullah (s.a.v.)'e lâyık varisler olamamışlarsa O'nun kınamasıyla karşılaşacakları gibi ızdırap ve üzüntüleri de elim olacaktır.
Eserleri
Mevlöna tasavvuf! bir şairdir. Şiiri fikirlerini anlatmak için bir vasıta olarak görür. Yoksa şair olmak için şiir yazmamıştır. Gerek şiir ve gerek nesirleri incelendiğinde temel hedef olarak, bir takını nükte ve teşbihlerle insanları ikaz ederek Allah'ın emir ve yasaklarına sarılmalarını temine çalıştığı görülür.
En önemli eserleri şunlardrı:
1 —: Mesnevi : Divan edebiyatımızda bir şiir şekli olarak yazıldığı için eserine bu ismi vermiştir. Bu baştan sona kadar Farsça olup içinde 25618 beyit vardır. Altı büyük cilt şeklînde olup, Mevlâna'nın tasavvufi fikirlerini işlemektedir.
2 — Divân-ı Kebîr : Bir kısmı Farsça ve bir kısmı da .Arapça yazılmış olup Mevlâna'nın coşkun bir halde iken yazdığı şiirlerden meydana gelmiştir
3 — Fihî-mâ Fih : Mevlâna'nın sohbet ve nasihatla-rını içinde toplayan bir kitabıdır.
4 — Mecâlis-i seb'a : Mevlâna'nın Arapça söylediği vaaz ve hutbelerini içine almaktadır.
5 — Mektûbat : Mevlâna'nın yazdığı mektupları içine almaktadır. Bu kitapda 147 adet mektup vardır. Genellikle Selçuklu Sultanlarına yazılmışlardır.
Şiirlerinden Örnekler
Mesnevinin ilk on sekiz beyti :
Dinle neyden, duy neler söyler sana
Derdi vardır ayrılıklardan yana:
«Kestiler sazlık içinden» der, beni
Dinler, ağlar hem kadın hem er benî.
Hasret anlatmam için bulmam gerek.
Ayrılıktan parçalanmış bîr yürek.
«Asi» ı kaybetmişse biç insan: arar;
«Asi» a donmekçin hep, uygun ân arar.
Dosta kâh yoldaş olup kâh düşmana,
İnleyip sesler duyurdum her yana.
Dost olur - zannınça - her insan bana;
Bihaber, gel gör kî; sırrımdan yana.
Sırlarım olmaz iniltimden uzak ;
Her göz etmez fark, işitmez her kulak.
Saklı olmaz birbirinden can ve ten.
Canı her göz görmez amma, bil ki sen.
Bir ateşdir, ses değildir, ney sesi
Kimde yok ateş yok olsun böylesi.
Sevgiden ağlar eğer ağlarsa ney;
Sevgiden çağlar eğer çağlarsa mey.
Ney o şeydir: Perde yırtıp perdesi,
Dost edinmiş dosta sırf hasret herkesi.
Hem devadır ney denen şey, hem zehir;
Bir bulunmaz arkadaştır, hemfikir.
Anlatır ney, aşkı Mecnûn'un nedir:
Kanlı bir yoldan haber vermektedir.
Müşteri; Yalnız kulak; dil söz dedi.
Âşkı mecnun bildi; âkil bilmedi.
Derdimizden gün zamansız dolmada,
Her yanış bir günle yoldaş olmada.
Gün geçip isterse yaz ersin güze.
Ey temiz insan, sağ kafi bize!
Kandı her varlık, balık kanmaz suya;
Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!
Anlamaz olgun adamdan, ham adam;
Söz hem az, hem öz gerektir vesselam.
(Abdullah Öztemiz
Gramercinin Sorusu
İlmiyle mağrur bir gramer bilgini, bir gün, kıyıda duran bir kayığa binerek karşıya geçmek İstediğini söyler.
Can gözü açık olmayan, ancak sakal ve sargı görür. Adamın ileri veya geri oluşunu, onu tarif edenden öğretir.
Kayıkçı hem kürekleri çekiyor ve hem de bu mağrur adama bakıyordu. İşte biraz sonra bilgin müşteri, kayıkçıya şöyle sordu :
— Sen hiç gramer okudun mu?
Hayatında ilk defa duyduğu bu kelimeye kayıkçı :
— Hayır! Ben cahil bir kayıkçıyım, diye cevap verdi.
Bilgin kişi :
— Eyvah, gitti ömrün yarısı! diye hayretle karşılık verdi.
Bir müddet gittikten sonra, denizde bir fırtına çıkar. Fırtına gittikçe artar, kayık batma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca: O zaman kayıkçı, karşısında korkudan tir tir titreyen bu bilgine dönerek :
— Efendi, efendi! Yüzrne bilir misin, yüzme?
Diye sorar. Bilgin bu soruya :
— Hayır bende yüzgeçlik arama. Diye cevap verince, kayıkçı :
— Eyvah, gitti ömrün hepsi! diye cevap verdi.
Mesnevi:
İstersen dünyada zamanın allamesi ol, Ama, dünyanın yokluğunu da gör, zamanın yokluğunu da...
Gramerciyi size, yok olma gramerini öğretmek için Hikâye arasında hikâye ettik.
Fıkıhı bilmeyi de yok olmada bulursun,
Nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de.
Herkesin hareketi ve görüşü, bulunduğu makama uyar. Herkes âlemi kendi görüş çerçevesinde görür.
Gazel
Pek acayip bir şey bu :
Güz mevsiminde olduğumuz halde
Birdenbire güneş hamel burcuna girdi baktım.
Baktım birdenbire ilkbahar oldu.
Birdenbire kaynadı kanım.
Nerdeyse hani
Bulanıp kanıma
Bir deve gibi köpürecek
Bîr deve gibi oynamağa başlıyacağım.
Bîr uzaklaşıp bir yaklaşması kan dalgalarının
Kendinden geçmiş, insanla dolu bir ova
Ölümsüz ve gölze görülmez bir işaret âlemi
Baktım birdenbire canlandı ölü
İhtiyarlar baktım genç oluverdi
Bakırlar kesildi safi altın.
Daha iyisi geldi yerine,
Daha güzeli geldi baktım
Şehrimizden ayrılanın
İşret ve zevkü sefa sarmış şehrimizi
Elinde bir kadeh var her sarhoşun
Bazısı kâm almış, rahat ve sakin
İşrete doğru koşmakta kimi
Gürü! gürül süt ırmağı bir yanda, Bir yanda gürül gürül bal nehri.
Pek acayip bir şey bu :
Bir şehirde padişah bir tane olurdu.
Gökyüzünde ay bir tane
Bu şehir padişahlarla dolu,
Gökyüzü Aylarla, Zühal'lerle.
Sen haydi koş, var git hekimlere
Orada işiniz yok, de, sizin.
Orda ne dermansızlık, ne dert var de,
Orda ne gam ne kasavet var de.
Orda ne kadı ne vali
Ne bey ne de beyin muhtesibî.
Dâvalar, düşmanlıklar, kavgalar zâten
Denizler ötesinde hiçbir zaman yürüyemedî.
(A. Kadir)
Kazvinli İle Döğmeci :
Kazvinlilerin eski bir odeti vardı. Vücutlarına, kol ve omuzlarına iğne ile mavi düğmeler yaptırırlardı. Bir gün bir kazvinli bir düğmeciye gider:
— Göğsüme bir döğme yap... Fakat canımı acıtma... der.
Döğmeci:
— Peki,, ne resmi döğeyim? Kazvinli :
— Benim burcum arslan. Kükremiş bir arslan resmi doğ. Dikkat et döğmeyl adamakıllı yap... der.
Döğmeci :
— Peki! diyerek iğneyi Kazvinlinin göğsüne saplamaya başlar. Müthiş bir şekilde canı acıyan Kazvinli :
— Aman usta... Ne yapıyorsun, canımı yaktın, diye bağırır.
— Ne yapayım, arslan doğ dedin, onun resmini yapıyorum.
— Neresinden başladın?
— Kuyruğundan...
— Bırak şu kuyruğunu, canım acıyor. Benim arslanım kuyruksuz olsun.
Usta yine, peki, diyerek döğmeye başlar.
Kazvinli :
— Aman canımı yaktın. Burası neresi?
Diye sorar.
— Kulağı...
— Bırak kulaksız olsun. Orasını da yapma. DÖğrneci resmin bir başka yerinden başlar. Kazvinli
yine feryadı basar:
— Neresini yapıyorsun?
— Gövdesini yapıyorum, der.
— Bırak benim arslanım gövdesiz olsun. Fena acıyor. Neredeyse bayılacağım...
Döğmecinin sabrı taşar. İğneyi elinden atarak şöyle haykırır:
— Ben senin gibi adam görmedim. Kuyruksuz, kulaksız, gövdesiz arslanı kim gördü?.. Allah bile böyle arslan yaratmamıştır. Haydi git işine... der, Kazvinliyi dükkânından kovar.
Mesnevi:
Kardeş, iğne yarasına sahteyle ki,
Kâfir nefsinin iğnesinden kurtulasın.
Varlıklardan kurtulmuş olanlara felek,
güneş de, ay da secde eder.
Vücudunda nefsi ölen kişinin fermanına
güneş de bulut da tabidir.
Gönlü ışık yakmayı, ışık vermeyi öğrenmiş olan kişiyi
güneş bile yakamaz.
Varlığın o varlığı meydana getirenin varlığında,
bakırı asit içinde eritir, yok eder gibi erit de altın ol.
Sen, sıkı sıkıya (ben) e (biz) e yapışmış, (yokluğu ve birliğe ulaşmamış)sın : Bütün bu bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, ikilikten meydana çıkıyor...
Söylenmemiş Bir Söz:
Susma öyle
Duyulmamış bir söz söyle
Bir söz ki: Olmasın hiç endazesi.
İşitilmemiş sözlerin sayılsın en tazesi!
Bir söz ki: Tatbîkçisi her bir müşgülü çözsün (yensin)
Bir söz ki: iki cihan onunla yenilensin.
(Basri Gocul)
Bir Rubai :
Bak! bağ u bahar u servler ey canım!
Gönlüm yine gitmemek diler ey canım!
Aç, arkana at nikabını, kal burda
Yok kimseler evde, gittiler ey canım.
(Orhan Veli Kanık)
Kendini Deli Gösteren Akıllı
Adamın biri: «Bir akıllı arıyorum, onunla meşverette bulunacağım, bir müşkülüm var, ona soracağım...» diye herkese sorar, durur. Bu sözü duyan birisi ana :
— Bizim şehirde, kendisini deliliğe vuran biri var. Bir sopaya bîner, çocuklarla birlikte koşar, durur. Ondan daha akıllısını bulamazsın. O, delilik kisvesine bürünmüş, tedbir sahibi, bilgin bir kişidir, der. Bu söz üzerine adam, kalkar o şehre gider. Sora sora deli dedikleri ihtiyarı buiur:
— Ey sopaya at diye binen adam. Bir an için atını bu yana sür... diye seslenir. Deli, koşarak gelir;
— Çabuk söyle... Atım kötü huyludur, teper.
Adam müşkülünü sorar:
— Evlenmek istiyorum... Nasıl bir kadın bulmalıyım? Deli :
— Dünyada üç türlü kadın vardır:
Birincisi dert.
İkincisi mihnet.
Üçüncüsü ziynet...
Birinciyi alırsan, sana hiç yar olmaz.
İkincisi, yarısı senin olur, yarısı senden ayrı kalır...
Üçüncüsü ise tamamen senin olur. Diyerek uzaklaşır.
Adam arkasından koşar:
— Dur, gitme n'olur. Şunu etraflıca anlat... Bu üç çeşit kadın kimlerdir?
Deli, sopasının gemini çeker, şu cevabı verir:
— Birincisi çocuklu bir kadındır. Bütün sevgisi ilk kocasından olan evlâdınadır. Hatıraları daima çocuğuna ve onun babasına gider.
İkincisi sadece dul kadındır. Yarısı senin yansı eski kocasmındır.
Üçüncüsü bakire olanıdır. O tamamiyle sana mal olur.
Deli bunları söyledikten sonra, sopasını mahmuzlayıp çocukların arasına katılırken, odam yakasından yapışır :
— Ey ulu insan. Bir sualim daha kaldı. Onu da cevaplandır, öyle git... der. Deli:
— Çabuk sor... Çok duramam. Çünkü oyunum gecikti. Top oynayacağım. Adama tekrar sorar:
— Bu kadar akla, edebe sahip olduğun halde, bu delilik oyunu neden?
Cevap verir ihtiyar bilgin :
— Bu şehrin külhanbeyleri beni şehre kadı yapmaya karar verdiler. Reddettim. Kabul etmediler. Senden daha ulusunu, tedbirlisini bulamayız, dediler. Bunun için kendimi deli, divane gösteriyorum... Kadı olmaktansa deli olmak daha hoş.
Büyük mutasavvıf Mevlâna Celaleddin-i Rumî, Türkçe beyitler de söylemiştir. Bunlardan bir örnek olmak üzere aşağıdaki şiirini sunuyoruz :
Bu ayrılık oduna nice ciğerim yane
Aşk odu nihan olmaz, yanar düşecek câne
Mecnun gibi vaveyli oldum yine divane
Fitnelü ela gözler çün uykuban uyane
Ey şah Şücaüddin Şems ül Hakk-î Tebrizî
Rahmetten eğer nola, bir katre bize döne
Mevlânanın diğer bir Türkçe dörtlüğü de şöyledir:
Kiçkînen oğlan sen bize gelgil Yol bulamazsan dağdan gelgil
Ol çiçeği kim yazıda buldun Kimseye verme hasmına vergi,
Mevlâna'nın eserleri özellikle Mesnevisi yıllardan beri insanlar arasında zevkle okunulagelmiş dinî-tasavvufî bir edebiyat ve öğüt kitabı olarak tanınmıştır. Bundan sonra da bu rağbet devam edecektir.
Madde yığınlarının ezici çarkları arasında, ezilen İnsan ruhları kalp huzuru aradıkları zaman, gönülleri rahat-landırıp ferahlandıran dinî metinler onlar için en önde gelen tedavi reçeteleridir. Özellikle günümüz insanının kaybolmaya yüz tutmuş mürüvvet, samimiyet ve fazilet hisselerine yeniden kavuşabilmesi ve insanî özelliklerine yeniden sahip çıkabilmesi ancak, Kur'an ayetleri, Resûlullahın sünneti seniyyesi ve böyle - Mesnevi gibi - klasik İslâmî-tasavvufî eserlerin tavsiyelerine sarılmalarıyla gerçekleşecektir. |